Türk bilim adamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk bilim adamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TURK Buyukleri - Necip Âsım Bey

Necip Âsım Bey

          Türk dili ve tarihi üzerinde yaptığı ilmî araştırmalarla tanınan Necip Âsım Bey 1861'de Kilis'te doğmuştur. Öğrenim hayatına Şam'da başlamış ve 5.Ordu Askerî İdadisine girmiştir. Necip Âsım Bey Yusuf Akçura'ya yazdığı bir
Necip Âsım Bey
mektupta, Şam'da Türklerin yabancı gibi tutulduklarını ve Arap hocalarından zulüm gördüğünü yazmıştır. Öğrenimini tamamlayınca, piyade mülazımı olmuştur. Necip Âsım Bey askeri eğitim gördüğü halde doğum yeri olan Kilis'te özel dersler almaya başlamış ve öğrenim hayatı bitinceye kadar bu derslere devam etmiştir. İstanbul'da Kuleli Askerî İdadisine ve Harbiye mektebine devam etmiştir. Öğrenimi sırasında kitabet ve edebiyat derslerinde Türkçülüğünü göstermiştir.1878'de Ahmet Mithat Efendi ile tanışmış ve Harbiye mektebinde okuduğu sıralarda onun gazetesi olan Tercüman-ı Hakikat'a makaleler vermiştir. 1897'de hemen her cuma Ahmet Mithat efendinin yalısına giderek, Veled Çelebi'yle de burada tanışmıştır. Necip Âsım Bey ve Veled Çelebi Abdülhamit devrinin en tanınmış Türkçüleridir. 1893'de Ahmet Cevdet Beyin İstanbul'da çıkarttığı "İkdam" gazetesinin yazı kurulunda görev almıştır. Gazete, Yusuf Akçura'nın "Üç Tarz-ı Siyaset" eserinde Türkçülük organı olarak gösterilmiştir. Necip Âsım Bey, Veled Çelebi'nin dediğine göre bahse muktedir olduğu konuları o fennin uzmanına gerçekten beğendirmek suretiyle başlamış, git gide çalışmasının ürünü artarak İslâm fazılları ve Avrupa oryantalistleri arasında bugün sahip olduğu dereceye ulaşmıştır. 1980 yıllarında Avrupa'da tanınmaya başlamıştır. Necip Âsım Bey, Avrupa'nın ilmî yönü ile Osmanlı'yı birbirine bağlayan köprü rolünü yüklenmiştir. Araştırmalar ve incelemeler yaparken askerî okullardaki görevini ihmal etmemiş, miralay rütbesini almıştır. Meşrutiyetin ilanından sonra "Türk Dili Tarihi" kürsüsüne müderris olarak geçmiştir. 1927 seçiminde TBMM'ne üye seçilmiş, 1935'de vefat etmiştir.

Fikirleri ve Kişiliği

          Necip Âsım Bey'in Türkçülüğe hizmeti özellikle; dil ve tarih alanında olmuştur. İlk kez Türklerin bu alanda, Avrupa metotlarıyla çalışmalarını Avrupa'ya tanıtmıştır. Eski Türk dillerine ve eski Türk harflerine Türk tarihine milletimizin açık bir şekilde dikkatini çeken ilk aydınlarımızdandı. Fenne, askerliğe, tarihe dair yirmiyi geçen eser bırakmıştır. Doğu musikisinin millîleştirilmesi için uğraşmış, bundan da önemlisi Osmanlı dilinin Türkçeleşmesi için çalışmıştır. En önemli hizmeti Leon Cahun'un "AsyaTarihine Giriş" adlı eserini doğu kökenli bilgileri ile genişleterek tercüme etmesidir. Gökalp'e göre bu kitap her tarafta Türkçülüğe dair eğilimler uyandırmıştır. Osmanlılarda belki de bütün Türkler içinde ilk "Bütün Türk Tarihi" yazarı olmuştur.

          En önemli eseri "Türk Tarihi"dir. Atebetül Hakayık, Ayasofya kütüphanesinden bularak, ilim dünyasına kazandırmıştır. Divan-ü Lugat-it Türk'teki savları toplamıştır. Türk Yurdu, Milli Tetebbular vb. dergilerde Türk dili, tarihi ve folkloruna ait ilmi yazıları ile Gök Bayrak adlı bir romanı da Türkçeye çevirmiştir

TÜRK Büyükleri - Nasîrüddin Tûsî

Nasîrüddin Tûsî

          Geometri, trigonometri ve astronomi başta olmak üzere bilimin ve felsefenin çeşitli alanlarında çalışmalar yapan, Nasîrüddin Tûsî (1201-1274) Tûs kentinde doğmuş ve yapıtları ile hem Doğu hem de Batı bilimini derinden
Nasîrüddin Tûsî
etkilemiştir.

          Nasîrüddin Tûsî, babasının ve dayısının etkisiyle erken yaşlardan itibaren kelâm, felsefe ve matematik ile ilgilenmeye başladı. Felsefi gelişmesinin belirli bir evresinde İbni Sina'nın İşârât'ını okudu ve uzun yıllar bu metinle uğraştı. Bu uğraşmaların ardından en önemli eserlerinden biri sayılan Şerh-i İşârât´ı kaleme aldı.

          Kemalûddin Hâsip'ten matematiği ve Burhanüddin Hamedanî'den hadisleri öğrendi. Pek çok bilgi dalıyla ilgilendi ve derinleşmeye çalıştı; tanınmış bilginler yetiştirdi (Allâme Hillî, Kutbüddin Şirvanî gibi). İsmaili mezhebinden ve edebiyat, tasavvuf ve felsefe ilgilisi Nasîrüddin Ebu'l-Feth b.Mansûr'nin meclisinde yer aldı. Abbasi halifesi El-Mûtasım'ı öven bir kaside yazdıktan sonra araları açıldı ve sürgüne gönderildi.

          Hassan Sabah'ın yedinci halefi Khudavend Alaüddin aracılığyla Alamut kalesinde saklandı. Daha sonra, 1247'ye kadar, yarı tutuklu olarak Meymûn Daye kalesinde tutuldu. Moğolların kaleleri ele geçirmesiyle serbest kaldı. Moğol hükümdarı Hülâgu'nun müşaviri olarak görev aldı ve bütün bilimsel ve felsefi çalışmalarında ondan destek aldı. Ünlü Meraga Rasathanesini bu sırada kurdu ve bu kurum en büyük İslam bilim kurumlarından biri olarak yer aldı. Rasathanenin yanında büyük bir kütüphane kurulması da gerçekleştirildi, burada dört yüz bin kitabın toplandığı sanılmaktadır. Hûlagü han bir yandan Bağdadı yakıp yıkan bir yandan da orada yeniden bilim kurumlarının kurulmasını destekleyen kişi oldu. Daha sonraki hükümdar Abaka Han tarafından da destek gördü ve yaşlılığında bu destek sayesinde önemli eserlerini üretti.

          Nasîrüddin Tûsî, İslam felsefesinde yeni bir felsefe ekolü ortaya koymamıştır, ancak yine de felsefi çalışmaları derinlik ve kapsamıyla etkili olmuş bir bilge olarak yer almıştır. Daha çok meşşai filozoflarının yolundan gitmiş olduğu söylenebilir, onların felsefi tezlerini Şiiliğin prensiplerine uyarlamaya çalıştı. İslam dünyasında ilk defa bir sistematik etik kitabını yazan kişi oldu. Sisteminde Aristotales'in ahlak ilkeleriyle Gazâli'nin mistik ve tasavvufi ahlak düşünceleriyle bir arada değerlendirmeye çalıştı. Bir tür sentez arayışında oldu. Bu ahlak felsefesinin bir bölümünü de eğitim konusundaki düşünceleri oluşturmaktadır. Ona göre çocuğun doğumundan itibaren ona uygun bir ad verilmeli (çünkü adlar kader üzerinde etki yapar), iyi bir sütanneye sahip olmalı ve yetişme döneminde çocuk kötü huy edineceği ortamlardan korunmalıdır. Bu süreçte ona aklını kullanmasını ve akıl yoluyla elde edilen erdemleri sevmesini öğretmek gerekir. Arzularına hakim olmanın ve kendini tutmanın bir erdem olarak öğretilmesi gerekir. Bundan sonra ise çocuk hangi sanata ya da ilgiye yetenekli ise ona yönlendirilmeli ve özendirilmelidir.


TÜRK Büyükleri - Hulusi Behçet

Hulusi Behçet

          Hulusi Behçet (20 Şubat 1889 - 1948 İstanbul), Türk dermatoloji uzmanı ve bilim insanı. 1937 yılında, bir kan damarı enflamasyonu (vaskülit) hastalığı olan ve bugün kendi adıyla anılan Behçet hastalığını tarif eden ilk
Hulusi Behçet
bilim adamı olmuştur.

          Zor bir çocukluk geçiren Behçet çok genç yaşta annesini kaybetmiş ve büyükannesi tarafından büyütülmüştür. Babasının Şam'daki işleri sebebiyle ilk eğitimini o dönemler Osmanlı İmparatorluğu'nda bulunan Şam'da tamamlamıştır. Fransızca, Almanca ve Latince öğrenmiştir. Tıp eğitimini Gülhane Askerî Tıp Akademisi'nde almıştır zira o dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu'nda sivil tıp eğitimi almak mümkün değildir. 1910'daki mezuniyetinden sonra dört yıl boyunca dermatoloji ve cinsel yolla bulaşan hastalıklarda ihtisas yapmıştır.

          Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) sırasında Edirne'deki askerî hastanede dermatoloji ve zührevi hastalıklar uzmanı olarak çalışmıştır. Savaştan sonra (1918-1919 arası) tıbbi bilgisini geliştirmek amacı ile önce Budapeşte'ye sonra da Berlin'e gitmiştir. Birçok ünlü meslektaşı ile tanışma fırsatı bulmuştur. Türkiye'ye döndükten sonra serbest çalışmaya başlamış; önce Hasköy Cinsel Hastalıkları Hastane'sinde (Haliç) başhekim olmuş, sonra Vakıf Gureba Hastanesi'ne geçmiştir. O dönemde İstanbul Tıp Fakültesi'nin bir parçası olan hastanede profesörlük de yapmıştır.

          1923'te, meşhur bir diplomatın kızı olan Refika Davaz ile evlenmiştir. Evliliklerinden bir kızı vardır. 1933'de eski Dar-ül Funun'dan İstanbul Üniversitesi yeni kurulmuştu. Bu reform döneminde İstanbul Üniversitesi'nde dermatoloji o zamanki adıyla Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniğini kurmuş ve profesör seçilmiştir. Hulusi Behçet, Türk akademisinde profesör unvanını alan ilk kişidir. Mesleğinin ilk yıllarından beri dermatoloji konusunda üretken bir bilim adamı olarak, birçok ulusal ve uluslararası kongreye orijinal makalelerle katılmış ve birçok bilimsel dergide makalesi yayınlanmıştır.

          Ünlü Alman patolojicisi Prof. Schwartz onun için: "Behçet dünya çapında ünlü bir bilim adamı ama Türkiye'de değil." demiş ve eklemiştir: "o her zaman yurtdışında buluşlarını tanıtıyor; bunun için onu Türkiye'de bulamıyorsunuz."

          Behçet, yeni jenerasyonların eğitimine yardımcı olmak için çok sayıda makaleyi Türkçe'ye çevirdi ve Kore gibi çok uzak ülkelerle ilişki kurmak için uluslararası derlemelerde orijinal olgu sunuları yayınladı. 1922'den itibaren frengi üzerinde çalışmalar yaptı ve frenginin tanısı, tedavisi, kalıtımsal özellikleri, serolojisi ve toplumsal yönleri üzerine birçok uluslararası makale yayınladı. Leishmaniasis (Oriental sore) 1923'den itibaren Dr. Behçet'in üzerinde çalıştığı bir diğer hastalıktı. Hakkında pek çok makale yayınladı ve diathermi ile tedavisinde başarılı oldu. Bir leishmania olgusunda, kabuk kaldırıldığında görünen "tırnak belirtisini" ilk defa tanımladı. Yayınlanmış eserlerinin bir kısmı parazitoz ile ilgiliydi. 1923 yılında Türkiye'deki "gale cereal - uyuz?" etkenlerini tanımladı.

          O, aynı zamanda Türk tıbbının gelişiminde yayıncılıkta da öncüydü ve 1924'de Türkiye'deki "Turkish Archives of Dermatology and Syphilology" isimli ilk dermato-veneroloji dergisinin sorumlusuydu.

TÜRK Büyükleri - Abdulhamid ibn Turk

Abdulhamİd İbn Türk

Abdulhamid ibn Turk   Tarihte Türk lakabını taşıyan nadir Türk bilim adamlarındandır. Hârezmi'nin çağdaşıdır. Cebir konusunda yazmış olduğu kitabın ancak küçük bir bölümü bugün elimizde bulunmaktadır. Burada, özel tipler halindegruplandırılmış ikinci derece denklemlerinin çözümleri, Hârizmi'ninkilerden daha ayrıntılı olarak verilmiştir.

   Mesela x² + c = bx denkleminin, diğer denklem tiplerinden farklı olarak iki çözümü olduğunu ayrı ayrı şekillerle göstermiş olduğu halde, Hârizmi bir tek şekil kullanmıştır; ayrıca Abdülhamid ibn Türk, c * (b/2)² durumunda çözümün imkansız olacağını da şekil vererek kanıtlamıştır. Bu nedenle İbn Türk'ün açıklamasının Hârizmi'ninkinden daha mükemmel olduğu söylenebilir.


   İbn Türk'ün söz konusu cebir kitabı, Hârizmi'nin ilk cebir kitabı yazarı olma özelliğini şüpheli bir hale getirmektedir, buna rağmen Hârizmi'nin cebir tarihindeki etkisi tartışılamaz önemdedir.

© Copyright. Tüm hakları saklıdır. Sitemizdeki yazı ve dökümanları kaynak göstererek kullanabilirsiniz .